Hayat Kaybettiğin Yerde Başlar, Devam Etmelisiniz

Hayat kaybettiğimiz yerde başlar. Her şey yolundayken hayatımızın gidişatının farkında olmayız. Ancak nasıl ki hayatımızda önemli bir şeyi kaybederiz, o zaman yaşadığımızı anlarız. Doğumla kişiliğimize bürünürüz, vefatımızla da beden varlığımız sona erer. Ancak Ahiret hayatımız sonsuza kadar devam eder. Bu dünyada kimine göre bir gün, kimine göre yüz sene yaşarız. Zaman gelir seviniriz, zaman gelir üzülürüz. Ne zaman mücadeleyi bırakırız işte ancak o zaman yenilmişizdir. Bazı insanlar hayata 2-0 yenik başlar. Bu yüzden sıkıntıları, çileleri bir türlü bitmez. Ama sabreder, sebat eder elbette beklenen uzun yolculuğa sapasağlam imanla gitsin diye.

Deliorman Duştubak

Hayat Deliorman’da Başladı, İstanbul’da Devam Ediyor

Razgrad İli Görseli

Osmanlı Devleti itaatine güvendiği köklü aileleri fethettiği beldelere yerleştirir. Devletin gayesi toprak alıp zengin olmak değildir. Ancak gayesi İslam dinini yaymak ve yaşatmaktır. Konya’dan göç eden köklü aileden Fehime hatun ile Mehmet beyde Deliorman bölgesinin Razgrad ilinin Duştubak köyünde dünyaya gelir. Burada okuyup serpilirler. Köy yeridir, büyüdüklerinde meslekleri de çiftçilik olur. Elbette Duştubak köyü yeşillikler içinde Türk pehlivanlarının yetiştiği mümtaz bir beldedir. Pehlivanlar şehri Deliorman’da kimler yetişmemiştir ki;

Deliorman Kadınları
  • Koca Yusuf
  • Kurtdereli Mehmet Pehlivan
  • Ahmet Kara
  • Lütfi Ahmedov
  • Osman Durali
  • Karagöz Köylü Hüseyin Pehlivan
  • Razgrad’lı Hasan İsaev

pehlivanlar Anadolu’dan gelen Müslüman ailenin torunlarıdır. Buraları yurt edinerek, yerleşip yaşadılar. Mehmet bey ve Fehime hatun Duştubak köyünde hayat sahnesinde rol almaya başlar. Üstelik bu temiz belde de vatan toprağıdır. Anadolu’nun bu uzak diyarında Fehime hatun ile Mehmet bey aile kurar. Böylelikle iki gencin çocukları olur, zamanla ailesi genişler. Ailenin üç kızı, iki erkek çocukları olur.

Deliorman Giysisi

Madem Yaşıyoruz Hem Acı Günler, Hem de Tatlı Günler Olacaktır

Anadolu’nun güzel adetleri Duştubak köyünde de vardır. Nasıl olmasın ki mesafe uzak olsa da burası da Anadolu’nun bir köyüdür. Bu mümtaz belde Plevne gazisi Osman Paşa’nın destan yazdığı Tuna’nın seksen kilometre uzağındadır.

Bu gün de hava kararmış, hatta gece yarısı olmak üzeredir. Mehmet bey köy evinden eve gelir. Akşam olunca köyün erkekleri köy evinde toplanır. Muhabbet ortamında, gece yarısına kadar konuşulur. Bu gecede o gecelerden biridir. Ancak eve geldiğinde Mehmet beyin hâli pek iyi değildir. Sararmıştır, yılların yorgunluğu bir gecede ortaya çıkmış gibidir. Oysa her gece eve gayet neşeli gelir. Mehmet bey babayiğit ve sözünün eridir. Bu gece pek keyfi olmasa da önceden söz verdiği için “Çocuklar sabah erken hazırlanın, at arabasını hazırladım, annenizin yanına hastaneye gideceğiz.” der. Ne yazık ki annelerinin karnında ur vardır, ameliyat olması gerektiği için hastanededir.

Duştubak Türk Köyü

Ancak Mehmet bey sözünde duramaz. Sabaha kadar kahve gibi istifra eder. İyice halsiz kalır, bir türlü kendine gelemez. Sabah ezanı okunurken sessizleşir. Artık istifra da etmez. Sesi soluğu kesilerek, ikinci yolculuğuna çıkar. Annelerini ziyarete hastaneye gideceklerdir, fakat babalarını mezarlığa götürürler.

Zaman en iyi mürebbidir. Ancak zaman, durağan da değildir ki. Zaman sürekli yeniden başlar, acılar da zaman içinde devinip durur. Babası vefat ettiğinde kızı on iki yaşındadır elbette hayatı devam eder. İki abisi vardır, biri 16 yaşında diğeri daha büyükçedir. Akşam üzeri at arabasıyla birini getirirler. Müzeyyen hanım, bahçeden içeri gelene kadar küçük abisini tanıyamaz. Abisinin yanına gider, ancak abisi biraz melül melül bakar. Alnında yara izi vardır. Sabanla tarla sürerken at huysuzlaşır, abisinin alnına çifte atar. Oysa görünürde ciddi bir yara izi yoktur. Buna rağmen büyük abisi, kardeşini şehre doktora götürür. Doktor muayeneden sonra “En fazla altı ay yaşar.” sözü yüreklerine oturur. Kimse pek inanmaz küçük abisi gayet sağlıklıdır, normal hayatına da devam eder. Ancak aradan altı ay geçmiştir, sabah olmuştur, tarlaya gidilecektir, ancak küçük abisi bir türlü yataktan kalkmıyor, çünkü o gece vefat etmiştir. Onu da mezarlıkta babasının yanına defnederler.

Hayat Devam Ediyor, Can Sağ Oldukça

İnsanoğlu ne kadar naif ve güçsüz gibi dursa da sapa sağlam ayakta kalmayı başarıyor. Yeter ki akıl sağlığını muhafaza edebilsin. Ne yazık ki Osmanlı devletini biz içeriden, düşman dışarıdan uğraşarak yıkar. Bir çok ülkeyi ve bir çok milleti Osmanlı devleti tek devlet yapmıştır. İnsan gibi doğar, büyür ve vefat eder. Kabullenmemiz gerekiyordu, kabullendik. Bizim olan belde artık yabancıların olmuştur. Vatan toprağı iken, düşman toprağı olur. Deliorman, Razgrad, Duştubak köyü, artık kendi evinde misafir olmuştur. Önce büyük ablası, nişanlısı Türkiye’ye göç ederken onunla Türkiye’ye kaçar. Sonra ortanca kız kardeşinin nişanlısı da Türkiye’ye göç eder, o da nişanlısıyla Türkiye’ye kaçar. Hasta annesinin yanında bir abisi bir de kendi kalmıştır. Annesi “Sen de kaçarsın, ön tekerlek ne tarafa giderse, arka tekerlek de o tarafa gider” demiştir. Ama arka tekerlek gitmez, tekerlek tam dönmesi gereken yerde döner. Rotasını şaşırmadan, menzile doğru gider.

Razgrad Duştubak

Artık, eski vatan toprağı Deliorman’da yaşanamaz olmuştur. Anavatana gitmeye izin çıkmıştır. Ancak kökünü, malını, mülkünü bırakıp beş parasız anavatana gitmek de pek kolay olmaz. Aileden geriye kalanlar, 1951 senesinde alabildiklerini alıp, yola revan olurlar. Varış yerini devlet Antalya vilayeti olarak belirler. Ana vatana gelen aile, bir iki hafta Antalya’da durdular. Büyük ablasının eşi, eniştesi yanlarına gelir. Gurbetçi aile tekrar toparlanır, Amasya ili, Taşova ilçesi Kırkharman köyüne yerleşir. Hükümet onlara ev, tarla verdi zannetmeyin. Bu aileye hiç bir şey verilmez. Genel kanaat, devletin muhacırlara yer, yurt verdiğidir. Belli dönemlerde belki bunlar yapılmıştır ancak her muhacire bol keseden tarla tapan dağıtılmamıştır. Muhacir aile kiralık bir eve emaneten yerleşir. Sonrasında kendi evleri de olur, ancak dişiyle, tırnağıyla çalışarak olur.

Yuvadan Çıkma Zamanı Gelir, Yeni Bir Yuva Kurulur

Evin küçük kızı artık büyümüştür. Yaşı on dokuza gelir ve taliplisiyle evlenir. Böylelikle annesine verdiği sözü yerine getirir. Evden kaçmamıştır, ön tekerleğin yolunda gitmemiştir. Evlenir, altı ay olduğunda, kocası askere gider. Lakin kocası zayıf, çelimsiz ve hastadır. Nasıl askerlik yapacaktır. Aradan bir kaç ay geçer, asker eşini hava değişimine memlekete gönderirler. Askerde de sürekli hastadır. Askeriyedeki tecrübeli doktor, eşinin belinden su alır. Askere giden o çelimsiz genç, teskereye geldiğinde gürbüz delikanlı olmuştur. Böylelikle tedavi işe yaramış, iyileşmiştir.

Duştubak Bir Anadolu Köyü

Önce bir erkek çocukları olur. Çocuk sağlıklıdır bir yaşını doldurmuş, yürümeye başlamıştır. Fakat gün içinde hiç sebep yokken ayakta duran çocuk elinden morarmaya başlar. Ailesinin şaşkın bakışları arasında bir anda yere yığılıp kalır. Kabullenip, metanetle sinelerine çeker. Oysa ki çevrenizde buna benzer hadiseler görmüşsünüzdür. Evladını kaybeden anne, aynı zamanda kendini de kaybeder. Sonra da uzun bir hayatı hem kendine hem de ailesine zehir eder. Muhacir aile yeni vatanında ilk kurbanını vermiştir. Gözü yaşlı, gönlü yaralı anne can paresini sessizce toprağa verir.

Hayat Eve Sığar, Hikaye Devam Eder

Fakirdiler, ancak kazandıklarını harcıyor, başka gelirleri yoktur. Fakat kazandıkları da geçimlerine yetmiyor. Eşi zaman zaman Amasya’ya değirmene gider bir süre orada çalışır. Kendi de tarlada çalışır. Her sabah dokuz yaşındaki büyük kızına üç yaşındaki küçük kızını emanet ederek tarlaya çalışmaya gider. Bu nedenle o günde sabah erkenden tarlaya çalışmaya gider. Havanın açık olmasına rağmen, köye bolca yağmur yağar. O yağmurda dokuz yaşındaki çocuk, üç yaşındaki kardeşini yağmurdan eve almayı akıl edemez. Küçük çocuk ıslak toprakta öğleye kadar oynar. Islak toprakta oynayan çocuk o akşam hastalanır. Bir kaç gün içinde hastalığı artınca önce nazar diye okuturlar. Bir hafta sonra kasabaya doktora götürürler. Doktorun verdiği ilaçları kullanır ancak zatürre kolay kolay geçeceğe benzemez. Anne, hasta çocuğu iyileşmeyince tekrar doktora götürür. “Zatürre, zatülcenbe çevirmiş, yapacak bir şey yoktur, tedavisi de olmaz.” deyince, tekrar köye dönerler.

Köye döneli bir hafta olmuştur. Bir akşam çocuk yatar fakat sabah kalkamaz. Üç yaşındadır, her sabah evde koşturan çocuğu da ablasının yanına defnederler. Yürekleri yansa da hayat devam ediyor.

Hayat Üniversitesi Yeni Mezun Veriyor

Artık çocukları çoğalmış, aile de genişlemiştir. Köy, geniş aileye dar gelir. Önce Amasya’ya gider, iki yıl çalışırlar o da yeterli olmaz. Köydeki evi, tarlayı satıp savar ve İstanbul’un bağrını mekan tutarlar. Hayata tutunan aile, önce taksitle arsa alır. Gece kondu yapar. Zaman geçer 1986 yılı gelir. Gece kondu evini kat karşılığı müteahhitte verir. Karşılığında iki kocaman daire alacaktır. Kiraya geçerler bir oğlu askere gider, diğer oğlu Konya’ya üniversiteye gider. Kızları ise önceden evlenmiştir. Aile hayatına iki kişi başlar, gene iki kişi kalır. Üstelik kocası artık emeklidir. Yeni evleri de yapılmaya başlar. Gel gör ki hayat üniversitesini okuyan kadının eşi hasta olur. Bu yüzden beraber doktora gider. Yaşlıca doktor kadının eşini dışarı çıkarır ve hanımına “Eşiniz mide kanseri olmuş, bayağı ilerlemiş, ameliyat edip bakacağız, bir şey yapabilir miyiz?” İftar topu bir kere daha patlar. Çıkan ses kulakları tırmalasa da etrafta ses yoktur.

Eşi ameliyat olur, doktorlar hastalıklı yeri açıp kapatır. Tedavisi yoktur ve bir şey yapılamaz. Deliorman kadını tek başına sekiz ay hasta eşine bakar. Eşi vefat eder, onu da yakın bir mezarlığı defneder. Artık hayat üniversitesini bitirir, mezun olur. Diplomasını da alır, diplomasını çerçeveletir kiradaki evinin duvarına asar.

Her İhtiyar Saygıya ve Sevgiye Layıktır, Yeter ki Bakmasını Bilelim

Doğumla başlamıştır hayat yolculuğu, çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlıkla devam eder. Yaradan vermiştir canı, gene Yaradan alacaktır. Kolay değildir seksen sekiz sene yaşayıp hâlâ hayata karşı sabırla ve umutla bakmak kolay değildir, herkesin harcı da değildir. Ancak bizim Deliorman kadını bunu yapar. Bir tarih kadar yaşayıp hâlâ hayata korkmadan karşı durmak, zorluklara sabredip güzellikleri almak. İnsan bakmasını bilirse ne muazzam bir yaratılandır. İhtiyarlarımız bizim için ibrettir, hürmettir. Elbette bakmasını bilene.

Duştubak köyünde tarihi köy çeşmesi. Üzerinde Yapısı kalmasada, kör topal hizmet vermeye tek kurna ile devam ediyor.

Çeşme, Maziyi Hatırlattı, Hüzüne Boğdu

Deliorman kadını çocukluğu ve genç kızlığının unutulmaz bir o kadar da değerli köyün çeşmesini tekrar görür. Tarihi çeşme Duştubak’ la özdeşleşmiştir. Çocukluğunda da vardı, yaşlandığında da var. Tarihi çeşme şimdi yıpransa da yetmiş sene önce dipdiri, şırıl şırıl akardı. Çeşmenin dört kurnasından kol gibi akan su, önündeki dört metre uzunluğundaki yalağı suyla doldurur. Genç kızken çeşmenin üzeri düz zemin değildir, çeşmenin üzerinde güzel bir yapı vardır. Güzel ve alımlı bir çeşmedir. Köy su ihtiyacını buradan temin eder.

Genç kızlar, su doldururken neşeli neşeli konuşup eğlenir. Çeşmenin hemen yanında, dört kurnalı başka bir çeşme ve düz zemini vardır. Halı, kilim gibi büyük eşyalar burada yıkanır. Zaman insanı yıpratıp nasıl aciz bırakıyorsa çeşmede öyle aciz kalmıştır. Sanki son demlerini yaşıyor gibi cansız ve pejmürdedir. Her ne kadar üzücü de olsa, dünyanın faniliği bütün açıklığıyla gün yüzüne çıkıyor.

İnsan hayat okulundan mezun olduğunda her şey bitmiyor. Hayat devam ediyor. Siz de hayat üniversitesinde okurken mezuniyete kadar zorluklara göğüs gerip, sabrettiniz mi? Her zorlukta bir köşeye çekilip üzülmek yerine, ayağa kalkıp Yaradan’ın size verdiği hayatı en güzel şekilde yaşayabildiniz mi?

Bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.