Ölü Yaşayan İnsanımızın Sorunlarını Çözelim

Ölü yaşayan insan kavramını iki şekilde yorumlayabiliriz. Her hangi bir nedenden dolayı, gerek maddi, gerekse psikolojik hastalıkla, dünyada iletişim bağını koparmış, ancak bedeni canlı kimselerdir. Eskiden gazete ve televizyonda, sobadan zehirlenme haberlerini sık sık görürdük. Sobadan çıkan dumanın zehirlemesi sonucu, annesi ve üç çocuğu vefat eder. Bunun yanında, babaları da zehirlenmeden dolayı bitkisel hayata girer. Kendinden habersiz, yıllarca bu halde yaşar. Dış dünyaya karşı tamamen duyarsız, tepkisizdir.

Anne ve Yatalak Çocuğu

Annesi, bitkisel hayattaki oğluna, bıkmadan uzun yıllar bakar, sıvı gıdalarla besler, altını temizler. Çektiği sıkıntıya, ne bir defa yutkunur, ne de “Yeter artık!” der. Oysa oğlu ölü yaşayan bir kimse olmuştur. Kırk yaşındaki oğluna, yeni doğmuş bebek gibi sevgiyle kanatlarını açar. Oğlu vefat ettiğinde annesi üzüntüsünden ağlar. Çünkü anne için, çocuğunun yaşının ve durumunun önemi yoktur.

Ana Yüreği Yumuşaktır, Ne Yorulur Ne Usanır

Oğlu gayet sağlıklı doğmuş, hareketli bir çocuktur. Sevimli bebek, kış günü soğuktan hasta olur. Ailesi hasta çocuğunu, doktora götürür, muayeneden sonra, tedavi için iğne verilir, ilk iğneyi hemşire hastanede vurur. Fakat o günden sonra çocuğun davranışı değişir. Çocuğun hareketliliği kaybolur, boşluğa bakmaya başlar, artık çocuk ölü yaşayan grubuna dahil olur. Tetkiklerden sonra, doktor vurulan iğnenin, çocuğun beyin dokusuna zarar verdiği söyler. Beyin dokusu zarar gören çocuğun, artık beyni gelişmeyecektir. Bulgaristan’da başlayan acılı hadise, Türkiye’de devam eder. Çocuk otuz beş yaşına kadar ölü yaşar. Artık büyümüştür, vücudu yetişkin ama beyni bir yaşındadır. Annesi yemek verirse yer, vermezse acı içinde bağırır. Sık sık başını yumruklar, özellikle alnı her daim şiştir. Karşısındakine manasız gözlerle bakar, elbette bakışıyla insanın yüreğini yakar. Siz uzun süre ölü yaşayan gence bakamaz, hüznünüzden gözlerinizi kaçırırsınız.

Anne Şefkati

Dile kolay, otuz beş sene, anası, engelli oğluna bakar ve yutkunmaz, işini gücünü de aksatmaz, diğer çocuklarına da bakar. Zaman zaman, öldüğümde kim bakar diye düşünür. Yeni evlendirdiği kızına, kendinin vefatı durumunda kardeşine bakması şartıyla ev satın alır. Acılı yaşlı anne, engelli oğlunun geleceğini düşünür. Evlenen kızı, doğum yaparken vefat eder, ama ona emanet edeceği engelli oğlu yaşar. Anlar ki hesap kitap kulun işi değildir. Sukut eder, gün gelir devran döner, engelli oğlu da vefat eder, peşinden can yoldaşı, eşi de vefat eder. Ancak, seksen beş yaşındaki acılı anne, evde tek başına yaşar. Ölenin arkasından ağlarız, ama ölenin bizim arkamızdan ağlaması daha yerinde olurdu, zira yaşayanın başına ne geleceği meçhuldür. Tek başına, dört duvar arasında hayatla mücadele etmek, yaşını almış, ölü yaşayan bir kimse için zordur.

Eskiden Gecekondu ve İncir Ağacı Vardı

Asıl değinmek istediğimiz konu, mecazda ölü yaşayan insandır. Beden hareket ediyor, yemek yiyor, su içiyor ancak yaşadığı ortamı günümüz alengirli tabirle, yaşam alanı ve yaşam kalitesi açısından sorgulamaktır.

Ev sahibi yurt dışında yaşadığı için ev bakımsızdır. Yıllık izninde Türkiye’ye gelir, evinin üst katındaki dairede kalır. Ev sahibi, izne geldiğinde, on günlük izninin dokuz gününü evin tamiratıyla geçirir. Elbette, tamirat yeterli olmadığı için, ev günden güne harabeye döner.
Eski ve iki katlı evin küçük bir bahçesi de var. Alt kattaki daire iki oda bir mutfaktır. Çok büyük değil ama ölü yaşayan aile için zorunlu yaşam alanıdır. Bakımsızlıktan, harabeye dönen evde oturan aileye, yılın Nobel ödülünü vermek gerekirken, evde oturan aile ev sahibine her ay kira veriyor.

İncir Ağacı


Bin dokuz yüz seksenli yıllarda gece kondular yaygındı. O yıllarda, olmazsa olmazlardan biri evin bahçesinde, incir ağacının olmasıdır. İncir ağacı çok sıvışık bir ağaçtır. Ağacı budarsın, olmadı kızıp döversin, kafa atarsın, baltayla korkutursun ama bana mısın, demez. Biraz küser, içine kapanır, ancak kendini bilişsel olarak tedavi eder. Sonra öyle bir atak yaparak yeşerir ki, şaşırıp kalırsınız.
İncir ağacının genç filizleri ve dalları sana meydan okuyarak, etrafı kısa sürede kaplar. Eskiden bizim bahçemizde de incir ağacı vardı. Evin ön tarafında bulunan ağacın köklerini, bahçenin başka yerinde görebiliyorduk. Dedik ya sıvışık bir ağaç, ama inadını da inkâr edemeyiz. Taşı, demiri aklınıza ne gelirse hepsini deler geçer, hedefine varır. Duvarların arasından geçerek, duvarı dahi patlatır. Gece kondu evimizdeki, incir ağacından kurtulmak için epey çaba harcamıştık. Sonunda gözümüz yaşlı, gönlümüz mutlu şekilde, ağacı toprağa yakın yerinden kesmiştik. Ama köklerinden kurtulmak bile zaman almıştır.

Bahçede Kuyusu Olanın İçecek Suyu Olurdu


Evin, arka bahçesinde, eskiden kalma su kuyusu vardı. O zamanlarda her evde su tesisatı da yoktu. Suyu bağlananların da suları sık sık kesilir, bundan dolayı komşunun kuyusundan su alınırdı. Mahallede, üç komşunun su kuyusu vardı. Bize yakın olan komşudan, su almayı bırakın bahçesinin önünden geçmek, bile bazen mesele olurdu. Komşunun bahçesinin yanında nadiren de olsa, cesaretimizi toplar, top oynardık. Eğer top, komşunun bahçesine kaçarsa oyun biterdi. Zira komşu kadın mutlaka topu bize göstere göstere keserdi.

İki katlı evi olan komşuyla aramız iyiydi ancak, bıçak kemiğe dayandığında boyun bükerdik, zira mizaç olarak soğuk insandılar. Oysa ki üçüncü komşu, babacan biriydi. Güler yüzlü, saygılı ve efendi insandı, komşular su alacakları zaman onu tercih ederdi. Ne var ki, su fazla çekildiğinde, kuyuda su biter, tekrar su birikene kadar beklememiz gerekirdi. Ancak böyle durumda diğer komşulara boyun bükülürdü. Kuyu suyun tadı yoktu, ancak mecburiyetin önüne bir şey geçemiyor.

Kuyu ve Tulumba


Yurt dışına kapağı atan komşumuz, komşuların kuyudan su çekmemesi için, kuyunun üzerini demir kapakla kapatıyor. Elbette kapağın açılmaması içinde asma kilidi unutmuyor. Ne me lazım, Almanya’dan her sene yıllık izine geliyor, on gün de olsa o evde yaşıyor. Maazallah geldiklerinde ya kuyuda su kalmamış olursa. Neme lazım, tedbirli olmak gerekiyor.

Su Kuyusu


Kuyusunu komşularıyla paylaşmaktan zevk duyan komşumuz, su çekenlerin zorluk çekmemesi için, para harcayarak, kuyunun üzerine tulumba yaptırmışı. Tulumba yapılmadan önce, kuyunun üzerinde büyük makara, makaranın ucunda ipe bağlı kova vardı. Kuyusu olan diğer komşularda, ondan görerek kuyularına tulumba yaptırdı. Ancak, tulumbayı her önüne gelen kullanmasın diye, su çekme kolunu çıkarırlardı. Sadece su vermek istediklerine kolu verir, aksi durumda “Kuyunun suyu bitti.” denirdi.

Yaşlıların En Büyük Sorunu Nedir?

Ölü yaşayan ailemizdeki yaşlıların, yaşları da az değildir. İki yaşlımızdan, birinin yaşı seksen beş, diğerinin yaşı yetmiş sekizdir. Dört çocuk, yanında iki de torunu güle oynaya büyütürler. Çocuklarına, fazla sevgi ve saygı gösteren, karı kocanın gözünde, çocukları çok kıymetlidir. Son çocuk ise epey şımarık büyür. Babası, koca çocuğu omuzunda taşır, hakaret içeren sözlerine, çocukluğuna verip güler.

Yazlık, Araba ve Tekne

Zaman geçer, çocuklar büyür, ancak büyükler de güçten düşmeye başlar. Aman derler, çocuklarımız rahat etsin, varsın biz sıkıntı çekelim. Dişiyle, tırnağıyla aldıkları iki güneş gören daireyi, iki erkek çocuğuna verir. Bir artı bir, güneş görmeyen, rutubet kokan, giriş kattaki daireyi, kendine layık gördüler.

Lakin yağmur yağar, şimşek çakar, çocuğunun bir lüks daire satın alır, aynı zamanda dairenin kira getirisi de vardır. Diğer oğlu ise çıtayı epey yükseltir. Lüks araba ve iki katlı güzel bir yazlık satın alır. Elbette, denizi sevdiği için teknesi de olmalıdır. İşleri tıkırındadır, yürümeyi seven biri olduğu için yürüdükçe yürür. Sırtında tüp taşıyıp, damacana dağıtan hayat standardından, takım elbise giyip yaş günü kutlayan burjuva sınıfına geçiş yapar. Dört çocukta yazlık, kışlık, tatil gibi kavramlarla hayatını doldururken iki yaşlı, rutubet kokan evde ölü hayatlarını sorgular.

Yaşlanan İnsanın Hayat İdamesi Zordur

Yaşları ilerler, hastalıkları da çıkmaya başlar. İki yaşlının, hayat idamesi zorlaşmaya başlar. Evin reisinin kalp damarları tıkalıdır, anjiyo ile açılamaz. Bir zaman sonra, evde kalp krizi geçirir, ambulansla hastaneye kaldırılır. Çocuklarının hiç biri yanında değildir. Telefonla durum çocuklarını iletildiğinde, çocukları içtenlikle, geçmiş olsun, Allah şifa versin der. Biri yazlığında, diğeri adada tatildedir. Diğerleri ise temiz hava alıp, sağlıklı yaşamak için sayfiye yerine taşınmıştır, elbette sağlıklı kalmayı herkes ister.

Kurulu düzen, yapılmış plan bırakılıp, iki yaşlının yanına hastaneye gelmek zor ve zahmetli bir durumdur. Ölü hayat için, diri yaşantıyı feda etmek elbette kolay değildir.

Ama çocuğunun duası tutar, ameliyat olur, Allah (C.C.) kalp hastalığına şifa verir. Baypas ameliyatı ile kalp damarlarının bir kaçı değişir. Çok sağlıklı olmasa da evin içinde kendi başına dolaşabilir. Her ne kadar yaşından dolayı, kafa ara sıra başka âlemlere gitse de ölü hayatları canlı şekilde devam eder. Yaşlımız kendini idameden yoksundur, hanımı da hasta eşine, bakmaktan yorulmuş ve bezmiştir. Yaşından dolayı, kadının gücü kuvveti iyice azalmıştır. Şen şakrak görünse de gözlerindeki hüzün, kalbindeki acı yüz hatlarında raks eder.

Hep Genç Kalabilsek Nasıl Olurdu

Karikatürde ne güzel tasvir edilmiştir. Bir anne ve iki elinde iki çocuğu var. Parkta yeşillikler içinde mutlu mutlu yürüyor. İki çocukta annelerinin ellerinden tutup kendilerine doğru çekerek, “Benim annem, benim annem” diyor.  Hemen altında bir karikatür daha var. Yaşlı bir anne aynı parkta iki çocuğu yanında, parkta yürüyor. Ancak çocuklar annelerinin elinden tutmuyor, aksine omuzlarından bir birlerine itiyorlar ve “Senin annen, senin annen” diyor.

Benim Annem Kavgası

Gençlerde, kaba tabirle, vur patlasın, çal oynasın düşüncesi hakim. Günümüzde, modern gençlik ve atiye biraz daha meyilli, muhafazakâr gençlik olarak, iki sınıflama yapabiliriz. İki tarafında ortak özelliği özgür yaşamaktır. Zar zor da olsa genç ebeveyn bir şekilde idare ediliyor, ancak aciz hale gelmişse, idare konusunda biraz durup, düşünmeleri gerekiyor.

Ölü yaşayanların Gülen Gözlerinin Arkasında Haykırış Vardır

Seksenine gelmiş kadının, bir erkek iki kızı var. Çocukları evli ve mutlu bir aileleri var. Gel gör ki kadının, yıllardır dizden aşağısı kötürümdür. Evi kendisine ait, uzun zaman önce kocası vefat etmiştir. Geçinecek kadar, emekli maaşı vardır, aynı zamanda eşinden dolayı da emekli maaş almaktadır. Bedenen sıkıntısı olsa da maddi olarak sıkıntısı yoktur. Vücudunun dinçliği sayesinde, şimdiye kadar kendine yetmiştir. Ancak, yaşı ilerledikçe güçsüzleşir, artık kendi kendine idare edemez. Bu zamana kadar, oğlu ev alıp, ödemede zorlandığında, birkaç yıl anasının yanında kalmıştır. Kız çocukları da parasal sıkıntı yaşadıklarında, annelerini bir süre misafir etmiştir. Gel gör ki insan eti ağırdır. Gözünü de yumsa, dilini de tutsa, yaşlı insanın varlığı ortamı germeye yetiyordur.

Yaşlı İnsanın Yükü Ağırdır

Nitekim, üç çocuğuna bakıp yetiştiren, toplum içine katan anne vazifesini yapmıştır. Desteksiz, taytay durmaya başlayan çocuklar, ne elinden tutulmasını ne de elden tutmayı ister. Özgür gencin, böyle durumda özgürlüğü kısıtlanacaktır. Dünyayı, tozpembe gösteren gözlüğü çıkarıp, numaralı gözlük takması gerekecektir.

Kızlarına ve oğluna aylık iki bin beş yüz TL para vermeyi, ister evinde ister yanlarında bakılmayı teklif eder. Çocukları yüzleri kızarıp, başını yere eğecekken, imalı tebessümle annelerinin teklifini geri çevirir. Ölü yaşamaya mahkûm kötürüm kadın ileriye dönük hiçbir şey düşünmez. Sadece buğulu gözlerle, maziyi hatırlar, tebessüm eder.

Yaşlı Hastaların, Tedavi Süreci Zor Geçer

Yaş almış insanların, büyük derdinden biri de, hareket kabiliyetinin azalması, aynı zamanda göz hastalığıdır. Gözdeki, kılcal damarların sık sık kanaması, birçok yaşlının ortak derdidir. Bu sebeple, yaşlı hastalar zaman zaman hastaneye gözden iğne olmaya gider. Çoğunluğu belli yaşın üzerinde ve hareket kabiliyeti kısıtlıdır. Yaşlı hastaların, konuşmalarına ister istemez kulak misafiri olursunuz. Refakatçisi olmayan, atmış yaşın üzerinde ölü hayat sahibi amcamızda gözünden iğne olacaktır. Hastanın gözüne, damla damlatılıyor, belli süre sonra iğne yapılıyor. Hasta bakıcı, damladan sonra hastaları dolaşarak, hangi göze damlatıldığını soruyor. Yaşlı amcamız, tuhaf bir şekilde, hastabakıcının yüzünü bakıyor. Sonra tebessüm ederek konuşuyor “Evladım, kafama darbe aldığımdan beri, aklım gelip gidiyor, hangi gözüme damlatıldı hatırlamıyorum.” Refakatçisi olmayan kafası yerinde olmayan amcamız, tek başına gelip tedavi olmaya çalışıyor.

İki Yaşlının Hastane Serüveni

Hemen yanında, yürümekten aciz yaşlı teyzemizin yanında, onun kadar aciz, hareketleri kısıtlı kocası, destek olmaya çalışıyor. Bu yaşlı çiftin de yanında refakatçi yoktur.

Telefonla, hal hatır için aradığımızda, sesi gayet iyi gelse de durumunu bir çırpıda özetliyor. “Benim alzaymırım ilerlemiş, dizlerimi büküp kalkamıyorum, ayaklarım tutmuyor, iyice tutuldu, gözlerim de iyice görmez oldu, her taraf dumanlı.” Seksen yaşındaki teyzemiz, bir artı bir evinde tek başına, ölü yaşıyor. Yaşlı teyzemizin, iki erkek bir de kız çocuğu var.

Anneler İsimsiz Kahramandır, Unvan Beklemez

Kahraman ninemiz seksen bir yaşına yeni girdi. İki artı bir dairede kirada oturuyor. Kocası kırk beş yaşında vefat etmiş. O yaşa kadar sekiz çocuğu olmuş. İki çocuğu vefat etmiş, ancak altı çocuğunu evlendirmiş, çocukları evlerinde yaşıyor. Evde ninemiz tek başına kalıyor, altı kapının altısı da kapalı. Kadının miras bırakacak ne evi, ne de arsası var. Sadece babasından aldığı seksen bir yaşındaki kadının yetim maaşı var. Onunla yaşamaya çalışıyor.

Evlenen Çift

Oysa ki, büyük oğlu elli yaşına kadar evlenmemiş, annesiyle oturmuş, annesinin desteğiyle geçinebilmiştir. Genç biriyle evlenip o da aile kurdu, çünkü emekli de olmuştu. Annesi, yeni evlenen oğlu için kredi çeker, oğlu da ev satın alır. Niyetleri, birlikte yaşayıp borcu ödemektir. Haliyle evli çiftimiz ve annesi satın alınan eve taşınır. Ancak altı ay geçmeden yaşlı anne kendini tek başına, iki odalı kiralık evde bulur. Ama çocukları tamamen boş bırakmaz. Altı çocuğu fırsat buldukça, yalnız yaşamaya çalışan seksen bir yaşındaki, ölü yaşayan annelerini ziyaret eder.

Gelin Kaynana ve Görümce Üçgeni

Aile iki kişiyle başlar, çocukların da oyuna katılmasıyla genişler. Ancak bazı ailelerde kaynana, kaynata ve görümce ile aile genişler. Her ne kadar, günümüzde gelinler bunu kabul etmese de, eskiden geniş aile daha yaygındı. Aynı işyerinde çalışan iki genç bir birini severler ve evlenirler. Evlendiği gün başlayan gelinin hastalığı, kırk yıldır devam eder. Gel gör ki evlilikleri, iki tarafın sevgi ve sabrıyla bozulmadan devam eder. Kimi psikolojiktir, depresyon halidir, kimi de büyü yapılmıştır der. Gelin, iki artı bir evde, kaynana, kaynata, görümcelerle yaşar. Hastalığı yüzünde eve sığmaz, mahalle dar gelir. Ama gelin hanım çalışkandır, kanaatkardır ve sabırlıdır. Ancak empati yerine sempati yaptığı için derdi hiç bitmez.

Gelin Kaynanan ve Görümce

Kaynatası beyin kanaması geçirir, yatalak olur. Hastanın üç kızı vardır ve üçü de evlidir. Ama hastaya, hasta gelini bakar, hem de çocuğu gibi, pamuklara sararak. Ne de olsa sempati hayat tarzı olmuştur. Yıllarca yanında kalan görümcelerini, iki odalı evinden gelin eder. Çocukları da büyümüştür, onlarda evlenip gider. Ama kaynanası yanındadır, kendi de evlendiği gündeki gibi hastadır. Bu süre zarfında toplumda isim yapmış bir çok psikolog, pek çok hocaya gider ancak derdine çözüm bulamamıştır. Kullandığı ilaçlar günden güne artar ama sıkıntısı azalmaz. Üç görümcesi vardır, biri yıllardır yanında kalan yatalak kaynanasına bakar. Diğer görümcesi ikinci evliliğini yapmış, eşi vefat edeli epey olmuştur. Bir çocuğuyla tek başına yaşar. Diğer görümcesinin iki çocuğu vardır, maddi durumu iyidir, sayfiye yeri gibi huzurlu mekanda mutlu yaşar.

Hastayken İlgi Bekleriz , Ya Sağlamken

Gelin evini müteahhitte verdiğinden, aile kiralık eve taşınacaktır. Taşınma esnasında, seksen yaşındaki kaynanasının sıkıntı çekmemesi, evi yıkılırken görüp üzülmemesi için, kaynanasını kızlarına göndermek ister. İsteği kabul görmese de mecburiyet karşısında kerhen görümceleri annelerini kabul eder. Kaynana, bir oğluyla yaşayan dul kızının yanına gider, diğer kızı da ona yakın oturur. İki kızının yanında iki hafta durur. Görümceleri ne zaman alacaksınız, kaynanası gelinine “Beni hemen alın” der. Oysa taşınılan ev, apartmanın son katındadır, bina yenidir ve iskanı yoktur o yüzden asansörde çalışmaz. Gel gör ki kaynananın iki dizinde de platin vardır. Bir sabah evin önüne iki tır(!) yanaşır. Tırdan önce kaynana, peşinden görümcesi iner. Sonra hamallar, tırdan yükü indirmeye başlar. Meğer, iki haftada, iki kızında bir annelerinin ne çok yükü birikmiş. Annelerinin alınmasını beklemeden, iki tır yüküyle beraber getirirler. Oysa kızı yakın zamanda ameliyat olmuştur. İlgilenecek kimse olmadığı için, “Anne gel!” kısa zamanda iyileşip ayağa kalkar “Anne git!”

Şehir Hayatı Yaşlı İnsanı Hapis Etmiştir

Şehir hayatı insanımız gayri ihtiyari duyarsız yapıyor. Yaşlı neslin ihmali, şimdilik fark edilmiyor. Ancak, ileride yaşlı neslin yalnızlığı, gündem oluşturacağa benziyor. Şehir nüfusunun artması, hayat standardının günden güne düşmesi, dairelerin küçük ve pahalı olması, yaşamayı da zorlaştırıyor. Oysa köyde geniş aileler, iş bölümü ve toprakla uğraşma sayesinde yorucu da olsa mutluydular. Gel gör ki şehir hayatında dar yaşam alanı, merdivenlerin yüksekliği gibi etkenler yüzünden yaşlı insanımız evden çıkmadan yaşamaya mahkûm olmuştur

Şehir Hayatı

Artan sağlık sorunları, trafik keşmekeşi ve aile bireylerinin çalışmak zorunda olması, yaşlı insanların ihmaline neden oluyor. Bir avuç başlayan sorunlar, kartopu gibi zamanla devasa boyut kazanıyor. Belediye ve sağlık ocaklarının yaşlı ve aciz bireyler için, birkaç destek paketi vardır, ancak yeterli değildir.

  • Haftada bir ev temizlik hizmeti
  • Randevu alınarak evde muayene hizmeti

Oysaki gelecekte, ciddi sorun olarak karşımıza çıkacak yaşlıların hayat idame meseleni, yönetim kademesinin şimdiden gündeminde olması gerekir. Kartopu gibi, sorunların, büyümesini beklemek yerine, büyümden çözülmesi devlet için daha az maliyetli olacaktır.

Yaşlıların yalnızlaşması, bakım ve hayat idamesi gibi sorunların, şimdiden programlanması gerekiyor. Geçim sıkıntısı yaşayıp, yaşlısına gereği gibi bakamayan aileler var. Fakir ailelere teşvik kapsamında devlet destek olmalıdır. Ayrıca yaşlı ve acizlere özel ek hizmetler verilmelidir. Toplumu ayakta tutan gençler elbet bir gün yaşlanıp güçten düşecektir. Gelecekten ümidi olmayan nesilden, ülkesine faydalı birey olmasını beklemek yanlış olur.  Gelin hep birlikte yaşlı insanlarımızın rahat ve huzuru için bir şeyler düşünelim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.